Pazar, Eylül 26

Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için...


Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için... O yüzden diyorum, hissettiğimizde peşinden gitmemiz gerekir.. Hayatta bazı tesadüfler aslında tesadüf değildir.. “Ne güzel bir tesadüftü” diye gülümseyerek hatırladığımız anıların, aslında tekrar düşününce ve başka bir pencereden görünce, tesadüfümüz değil kaderimiz olduğunu anlarız.. Tanrı, gerçekten hepimize belli dönemlerde bir şans verir, gerek mutluluk için, gerek başarı için.. Ama o şansı farkedip yakalamak, işte o tesadüf ve kaderi ayırt edebilmekte gizlidir, özellikle de söz konusu mutluluksa eğer.. Belki öylesine önemli ve güçlüdür ki kaderindeki kişi, sana o şans iki kez verilir. Belki birincisinde birinin geç kalmışlığı herşeyi değiştirir; değiştirmese bile erteler, belki çok uzun bir süre. Belki tam 10 yıl, evet benim için tam 10 yıl..

İşte o geç kalmışlık, ikinci şansa kalır bu kez. O zaman geldiğinde ise, ki çoğu zaman bir tesadüfle gelir, ıskalanmamalı şans. Zira üçüncüsü için vaktin olmayabilir, ya da üçüncü şans hiç olmayabilir. Peşinden gidilmeli tesadüfün. Kadere kendi el yazınla yazmalısın onu. Ki bu kez bilesin, bu kez “denemedim” demeyesin.

Şimdi ben biliyorum tesadüfümün tesadüf olmadığını; nedense, nasılsa hissediyorum, ve peşinden gitmek istiyorum. Belki yanlış, belki doğru.. Ama peşinden gitmek istiyorum. Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için..

.........









.....




Hayat garip geliyor bana.. Olmuşları, olmamışlarıyla hayat değişik.. Dilinden anlamak güç, hem de çok güç. Ama çözdüğüm zaman o dili, ben de hayatça konuşmaya başladığımda sanırım, çözülecek herşey; o zaman herşey değişecek ve büyüyecek ve hep büyümeye devam edecek durdurulamadan.. Çünkü benim en iyi yaptığım şey, odur. Birinin dilini çözdüğümde, hiç durmadan, durdurulamadan ilerlerim kalbine, beynine.. İşte hayatla da öyle olacak.. İneceğim en derinine.. O yüzden şimdi ilk harfini sökmüşken, peşinden gideceğim tesadüfümün; şimdi doğru ya da yanlış yok; hayat bir metin, ve ben ilk harfini söktüm alfabesinin, içinde ne yazarsa yazsın, birşey öğretecek bana o metin. Peşinden gideceğim tesadüfümün.. Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için.. ?


Perşembe, Eylül 16

Hayat Veren Ölüdeniz!



Tatil planlarımı Roma-Paris-Barcelona üzerine yapıp tüm bilet ve otel rezervasyonlarımı yaptıktan sonra uçuştan bir gün önce İtalyan Konsolosluğu'ndan gelen sebep veremediğimiz vize reddi ile ciddi bir motivasyon düşüklüğü ve mutsuzluk içine girdim. Yıllık iznimi almıştım ve acilen yeni bir tatil planı yapmam gerekiyordu. Aklıma Çeşme- Bodrum- Antalya - Ürgüp'ten başka seçenek gelmiyordu. Hepsini de gezmiş görmüştüm ve canım yeni yerler keşfetmek istiyordu.. Bunun üzerine Ege'de sakin az keşfedilmiş bir köy bulup oraya gitmeye karar verdim. Yine de önce google'a "Türkiye Tatil Beldeleri" yazıp arattım ve ta-taamm! Kocaman ÖLÜDENİZ yazıyordu önümde, Türkiye'nin en muhteşem sahilinin aklıma gelmemesi için moron olmam gerek sanırım. Neyse başladım otel aramaya. Nitekim Ölüdeniz'deki otel/pansiyon/apart sayısı Çeşme ve Bodrum'a oranla oldukça düşüktü ve fiyatlar da o oranda yüksekti. Aramaya devam ettim, sonunda Ölüdeniz için açıp yazmaya başladığım Word dokümanımda toplamda 2 adet otel ismi oluştu kriterlerime uyan. Padişah torunu olduğum için (!) bu tatil beldesinin de bana iltimas geçmesini ve hem merkeze, hem o resimlerde gördüğümüz muhteşem plaja yakın ve düşük fiyatlı bir otel tayin etmesini bekledim. Anlaşılan Ölüdeniz de bu blöfümü gördü ve bana tammm da aradığım gibi bir otel sundu: CCS Otel. Açılımı ne diye sorarsanız, HİÇBİR FİKRİM YOK. Zaten kimin umrunda! Hemen bir oda rezerve ettirdim, ve yaklaşık 3 saat sonra kalkacak otobüse uçarcasına Mecidiyeköy Kamil Koç şubesine giderekten bilet aldım. Sonra yine uçarcasına eve dönüp benimle gezip her yeri benimle görmüş en yakın arkadaşım beyaz sırt çantamı ve ufak el valizimi hazırladım. 4 bikini, 4 şort, 4 etek, 7 t-shirt, 3 elbise, havlu ve havlu, makyaj malzemelerim, Pucca'nın kitabı, laptopım, Boğaziçi sweat'im ve ben yola çıkmaya hazırdık (aceleyle olunca biraz saçmalayabiliyor insan-normalde asssla bu kadar şey almam yanıma). Daha o gün eve yerleşmiş olan Alman asıllı Hollandalı ev arkadaşımı ardımda üzülerek bırakarak uçarcasına yeniden mecidiyeköye gittim. Servise ucu ucuna yetiştim. Otobüsü beklerken ve yolculuk esnasınca içimde inanılmaz bir hüzün vardı. Biraz sümük çekip 2 gözyaşsız ühühü koyverdikten sonra Galatasaray yastığımda horul horul uyumaya başladım. Fethiye otogarında indim Ölüdeniz dolmuşuna bindim ve otelin adını söylememle şoförün orayı bilip beni kapısında bırakması bir oldu. Ege insanları! Beni sıcakkanlılıklarıyla herrr zaman etkilemişlerdir, nitekim bu sefer de öyle oldu. Otelin kapısından girdim ve sanki herkes beni bekliyordu! "Lan sen harbiden padişah torunusun kızım" deyip selam çektim herkese. "Ooo geldiniz mi" "aman da misafirimiz bu hanım kızımız mıymış" "aç mısınız evladım"lardan sonra ağzımın iki ucu ensemde birleşir vaziyette en üst katta hazırlanmış odama geldim. Sanki yolculuk boyunca moron moron oturan içi cız eden kız ben değilmişim gibi ağzımdan ilk çıkan cümle "abi ben burda ömrüm boyunca yaşarım" oldu. Böyle bir güzellik yok! Önü şıngır şıngır kapı boncuklarıyla kapatılmış şirin mi şirin bir mutfak, tertemizz deniz köpüğü gibi bemmmbeyaz nevresimler ve havlular, ve en önemlisi gardolapta en az 35 tane askı! Salak oldugum için bir oteli hep önce buna bakarak değerlendiririm, eğer gardolapta 3-4 askıyı zor buluyorsan demek ki insanlar burda maksimum 3-5 gün kalıyor, ama eğer büssssürrüüü askı varsa demek ki turnayı tam gözünden vurdun kızım!! Ben askıları kucaklayıp dansederken bir yandan da aşağıdaki kamelyada "Nimoş Teyze" (herkes böyle seslenirmiş eşi Nevzat Amca söyledi) bana bir Ege kahvaltısı hazırlamakla meşguldü. Herşeyimi kullanmayacağım 2. yatağa yığıp bir güzel askıladıktan sonra farkettim odadaki 3. kapıyı. O kapı ki beni benden aldı, o kapı ki Alice bile harikalar diyarında böylesini keşfetmemişti, o kapı ki işte beni tam da bu noktaya daha ilk günümden kilitleyip blog yazmaya zorladı. Balkonum!
Sanırım o an karar verdim, işte emekliliğimde yerleşeceğim o Ege kasabası buydu. Hayalini kurduğum amerikan camlı ve 5x3 m havuza sahip bahçeli ev tam da buralarda bir yerdeydi (evet ne var herkes o havuzu hayal eder de kimse söylemez alçakgönüllü görünmek için). Açıkçası Bodrum'daki mavi pencereli çatısız evler beni hayatımın hiçbir evresinde etkilememiştir. Egenin tüm sahil kentlerinde de o evlerden olabildiğince çok yapmak gibi bir niyet var sanki insanlarda.. Nese işe bak ki burdaki evlerin hepsinin çatısı var! :D Yok kızım burası kesin orası ya, incir çekirdeği kadar şüphem yok! Bir de burdaki tüm evlerin bahçesinde o şirin "gnomo"lardan var. Onlardan da alıp şimdiden bir kenara koyasım var. Delirmek bu olsa gerek! Ya yok valla ben her tatil başında böyle olmam. Gümbet'e yerleşeyim diye hiç düşünmedim mesela, ya da Marmaris'e. Yine de emeklilik kasabama en yakın seçenek Çeşme olmuştu bugüne kadar. Fakat şimdi içimdeki Bengü Çeşme'ye "kocaman kocamannn öpüyorum" diye sesleniyor!
Nitekim, balkonum azucuk biraz rüzgarlı olup beni tiftiklenmiş piliçe çevirse de sağ gözümün ucuna ilişip ilişip duran bahçedeki yaramaz hamağa atlamam işten bile değil! Hamağın asılı olduğu ağaçların tabi ki de zeytin ağacı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Otelim gerçekten çok şirin. Sanırım her odada hiç de küçük sayılmayacak bir balkon da var üstelik. Ama benimki en güzeli! Çünkü ben padişah torunuyum! Bugün plajda yer bulamayacağımı var sayarak giyinip merkezde alışveriş yapmayı planlıyorum. Zira alışveriş hep son güne bırakılır da o son gün de yapacaklar asla bitmediğinden kimseye bir hediye alınmadan geri dönülür ve utanılır. Eğer akşamları 70lerindeki geveze ingiliz çiftle muhabbet koyulaşmazsa yazmaya devam edeceğim :)
Ama şimdi ciao bella!