Salı, Mart 15

A sunday smile, you wore it for a while...


Bu kadar candan sevip dinlediğim bir şarkıyı paylaşmamda sıkıntı olmaz diye düşündüm. Bu şarkı bedenime parmak uçlarımdan girip saç diplerime ilerliyor. Ruhumda bu kadar güçlü hissedebildiğim bir başka şarkı yok.



All I want is the best for our lives my dear,
and you know my wishes are sincere.
What's to say for the days I cannot bear

A Sunday smile we wore it for a while.
And at cemetery mile we paused and sang.
A Sunday smile we wore it for a while.
And at cemetery mile we paused and sang
'bout a Sunday smile and we felt clean.

We burnt till the ground left a view to admire
With buildings aside, church of white
Have burnt till the ground left a grave to admire
Hills reach for the sky, reach the church of white.


A Sunday smile we wore it for a while.
At cemetery mile we paused and sang.
A Sunday smile we wore it for a while.
And at cemetery mile we paused and sang
our Sunday smiles and we felt clean. (and)

Pazar, Aralık 12

DAHİ-DELİ-DALİ


Nedense sanatsal faaliyetlerinden çok garip kişiliği konuşuldu onun dergi, kitap, gazete sayfalarında… Cümleye yanlış başladım, aslında bunun nedeni gayet açık... Birazdan anlatacaklarımı okuduğunuzda siz de anlayacaksınız. Resimlerini taş devrinden bu yana sevmeme rağmen, kendisiyle resmi olarak tanışıp bu kadar içli dışlı olmam üniversite 2. sınıfta aldığım TK222 dersinde yaptığım sunuma denk düşer. Aslında sevgili hocam Bilge Baydan'ın tavsiyesiydi sunum konum, bana göreyse duyduğum anda dahiyane bir fikirdi. Üniversite yıllarım boyunca adımdan sadece sunumlarımla bahsettiren ben, koyuldum araştırmaya. Bu adamı olabildiğince ilginç hale getirmek, sunumu dinleyenlerin nefesini kesmek onlara sunum sonunda waaoowww çektirmek istiyordum. (Tabi tek neden alkış sevdam değildi, dersin finalinden birgün öncesine kadar İsveç'te bir projeye katılmam gerekecekti ve dolayısıyla asla çalışamayacaktım. Vizemin de pek içler açıcı olmadığını göz önünde bulundurduğumda elime bir tek yeteneğimin ve tecrübelerimin hiç de fena olmadığı bu sunum fırsatı kalıyordu. Neyse ne diyordum? Heh ) başladım araştırmaya. Araştırdıkça anladım ki ben Dali'yi değil hakkında okudukça, çalışmalarına baktıkça Dali beni ilginçleştiriyordu, sunumu dinleyeceklerden daha fazla benim nefesim kesiliyordu ve hemen hemen okuduğum her cümlenin, incelediğim her resminin ardından kocaman bir waoooowwww çekiyordum! Açıkçası sunum için herhangi bir show yapmama gerek kalmadı, anlaşılan bu adam zaten yeterince ilginçti ve beni rahat kurtaracaktı, dolayısıyla sadece ilginç hayat hikayesini, hayatındaki en ilginç kareleri içeren bir metin, bir de en muhteşem eserlerinden oluşan bir slide show hazırladım ve ağızları bir metre aşağıya düşüren sunumu yaptım. Tabi beklediğim gibi "waooow"dan ziyade, "nassı yaaa, ohaaa, e yuh, yok artık" gibi tepkiler alsam da sunumum amacına ulaşmıştı. Daha sonralarında bu adama bir nevi aşık olup, hakkındaki tüm kitapları alıp okudum, eserlerinin orjinalleriyle önce Londra Tate Modem'de sonra da İstanbul Sakıp Sabancı Müzesi'nde karşılaştım. Kendi surrealist yağlıboya çalışmalarımı yapmaya başladım ve uzun aralıklarla da olsa bunu halen devam ettirmekteyim. Bu açıdan Dali amcanın gerçekten üzerimde büyük etkisi var. Neyse konuyu daha çok dallandırıp budaklandırmıcam ve üniversite 2'deki sunumumdan alıntılar yaparak espri katmaksızın Dali'nin yaşamını anlatacağım.

Merak edenler için: Finali tamamen batıran beni sevgili Baydan Hocam DC ile geçirse de ben dersi yaz okulunda tekrar alıp notumu BA'ya yükselttim =)

Her dahi gibi Dali de farklıydı; aynı zamanda Dali pek çok dahinin aksine çok çok farklıydı. Çevremizde sık karşılaşabileceğimiz insan tiplerinden değildi. Resimlerinde sürekli olarak cesetler, çürüyen canlı motifleri ya da çekirgemsi böcekler çizerdi. Tüm bu farklılığın nedeni çocukluk yıllarında oluşmuştu.

11 Mayıs 1904’te dünyaya geldiğinde ona çok benzeyen abisinin ölümünün üzerinden henüz çok kısa bir süre geçmişti. Daha ilk oğullarının üzüntüsünü üzerlerinden atamamış olan ailesi oğullarının ikinci kez dünyaya geldiğine inanarak ona aynı ismi verdiler. Salvador… Henüz 4–5 yaşlarında o da abisinin bir kopyası olduğuna inandı ve bir abisini bir kendini oynarken değişken bir kişilik geliştirdi. Sürekli abisinin mezarını ziyaret edip onu düşlediğinden, ölümle çok fazla haşır neşir oldu. Bunun sonucunda ölüm onun ileriki ressamlık hayatında büyük bir tema oldu. Dedik ya son derece farklı bir çocuktu diye, 6 yaşında henüz daha emekleme aşamasında olan küçük kız kardeşinin kafasını bir topa vurma edasıyla tekmelediğinde büyük bir haz duydu. Bundan bir yıl önce de bir çocuğu köprüden aşağı yuvarlamıştı. Yine aynı yaşlarda bir gün ölmek üzere olan bir yarasa bulmuş ve onu teneke bir kutunun içine koymuştur; ertesi sabah kalktığında yüzlerce karıncanın artık ölmüş olan yarasanın üstüne üşüştüğünü görmüş ve belirsiz bir istekle yarasayı ağzına götürüp yarısını ısırmıştır. Onun bu tarz garip hikâyeleri çocukluk dönemiyle son bulmaz, 29 yaşındayken bir genç kızı yere yığıp, çevredekiler kızcağızı kanlar içinde elinden alana kadar dövdüğü hala anlatılır. Ayrıca ünlü Türk fotoğrafçı Ara Güler bir kitabında, onu kaldığı otele bir fotoğraf çekimi için ziyarete gittiğinde Salvador Dali’nin kendisinden 25000 dolar istediğini, Ara Güler üzerinde bu kadar para bulunmadığını söylediğinde onu yaka paça dışarı attığını yazar.

Sanat hayatına değinecek olursak, çizim sanatına ilk adımını yerel bir sanat okulunda attı. Bu okulda ayrıca oymacılık da öğrendi. 1917’de babası evlerinin bir kısmını halka açık bir sergi haline getirerek Salvador’un eserlerini sundu. 1922’de annesinin ölmesi ve babasının yakın bir akrabalarıyla evlenmesi sonucu evden uzaklaşmak isteyip eğitimine Madrid San Fernando Akademisi’nde devam etmeye karar verdi, ancak aykırı tavırları yüzünden birkaç kez uzaklaştırma cezası aldı. Okula geri döndü, ancak sınavların hiçbirine girmeyi kabul etmiyordu; çünkü o sırada hayatı boyunca tartışılıp eleştirilen, o kendini çok beğenen tavırları ortaya çıkmaya başlamıştı ve onu sınayan öğretmenlerinden çok daha zeki ve yetenekli olduğunu söylüyordu. Okulda yaşadığı bu tür birçok problemden dolayı akademik hayatı burada noktalandı. Fakat bu akademide tanıştığı arkadaşları Garcia Lorca ve Luis Bunuel ile dostluğu uzun yıllar devam etti.

1923’te kübist çalışmalar yapmaya başladı, ancak bu çalışmaları odasına kendini kilitleyerek yapıyor ve kimseye göstermiyordu. Fakat bir süre sonra birkaç arkadaşı onun çalışmalarını yakaladı ve başarısı kulaktan kulağa yayılarak okulda önemli bir entelektüel grubun başına gelmesini sağladı. Bu gruba katıldıktan sonra görünümü de değişti; uzun saçlarını kesti, piposunu bıraktı ve spor kıyafetler giymeye başladı.

Bu yıllarda kadınlar kesinlikle ilgisini çekmiyordu, onları sadece cinsel arzularını tatmin etmek için birer araç gibi görüyordu. Fakat bu fikri yakın bir arkadaşı olan ünlü şair Paul Eduard’ın eşini gördükten sonra değişti.

Görünüşe bakılırsa 1929 senesi hayatındaki en önemli seneydi. Çünkü tam da bu yılda müstakbel eşi Gala’yla tanıştı, ünlü sinema yönetmeni Luis Bunuel ile “yapılmış en muhteşem film” diye bahsettiği “Bir Endülüs köpeği” adlı filmi çekti ve resmi olarak “Paris Sürrealistleri” adlı gruba katıldı. Onun bu gruba katılması kaçınılmazdı, çünkü eriyen saatler, yanan zürafa gibi sürrealist figürleri artık Dali’nin ticari markaları olmuştu. Ayrıca Dali’nin inanılmaz el ustalığı gerçeğine çok yakın resimler çizmesini sağlıyordu. (Bu açıdan onun ünlü Rönesans sanatçısı Raphael’in bir hayranı olduğu söylenebilir.) O artık “bilinçaltı dünyası” resimleriyle kendine özgü bir stil geliştirmişti. Yine bu yıllarda Paris’e gitti ve hayranı olduğu Picasso ile tanıştı. Orada Picasso’nun da etkisiyle birçok eser daha verdi. Zaten Picasso ile tanışması kendi stilini geliştirmesi yolunda önemli bir rol oynamıştır.

Gala ile ilk buluşmalarından önce düşündüğü ve yaptığı şeyler de Dali’nin ilginç kişiliğini yansıtır. Kıyafetlerini kafasına göre belirlediği yerlerden kesip katladı. Bu şekilde göbeği, göğüs uçları ve tüyleri açıkta kalıyordu. Tıraş olurken yanağını kesti ve sonra bu kanı keçi gübresi ve yağla karıştırarak vücuduna sürdü. Böylelikle Gala’yı etkilemeyi umuyordu. Ancak sonra pencereden Gala’yı görünce bundan vazgeçti ve üzerindeki kıyafetleri çıkarıp normal haliyle Gala’nın yanına indi. Bu ilk buluşmadan sonra Gala ve Dali ayrılmaz bir ikili oldular; Gala eşinden ayrılıp Dali’yle yaşamaya başladı. Fakat bu tarz bir ilişkiye razı olmayan babası Dali’yle bütün bağlarını kesti, böylelikle Dali’ye eserlerinde yansıtması için yeni bir tema sağladı.

Dali 1934’te üyesi bulunduğu sürrealist gruptan politik görüşlerini yeterince dile getirmediği sebebiyle kovuldu ve yine aynı sene Gala’yla resmi olarak evlendi. 1940’ta Avrupa’da savaş başlayınca Gala ve Dali Amerika’ya yerleştiler ve 1942’de “Salvador Dali’nin Gizli Hayatı” adlı otobiyografisi yayınlandı. Ayrıca New York Modern Sanat Müzesi’nde birçok sergisi açıldı. Amerika’da yaşadığı süreç içersinde Dali, Amerikalıların sevgilisi oldu. Resimlerinin bir marka haline gelmesinin yanı sıra, Coco Chanel için takı ve kıyafet tasarımlarına ve Alfred Hitchcock’la birçok filme imza attı. Burada kazandığı inanılmaz paralar nedeniyle medyada “paraya doymaz sürrealist kukla” gibi lakaplar kazandı. Burada ayrıca bale, opera ve tiyatro için de birçok iş yaptı. Kızarmış Bacon ve Yumuşak Otoportre, Ekmek Sepeti, Atomik Leda ve Portlligatlı Madonna gibi yapıtlar ününe ün kattı.

1948’de Dali ve Gala İspanya’daki evlerine geri döndüler. Bu sırada Dali bilim, din ve tarihe ilgi duymaya başladı. Bunları birbirine harmanlanmış biçimde yine o kendine özgü tarzıyla eserlerinde yansıttı. Ayrıca bu dönemde ilgisi klasik resim ustalarında yoğunlaştı. Onlardan büyük ölçüde etkilendi. Tabi bu etkilenme eserlerine de yansıdı. Böylelikle Dali, sürrealistlikten klasiğe doğru bir geçiş yaptı. Bu yıllarda Dali’nin henüz bebeklik dönemindeyken tekmeleyip savurduğu kız kardeşi abisinin küçükken çok mutlu ve normal bir hayat sürdüğünü anlatan bir kitap yayınladı. Bunu öğrenen Dali çılgına döndü ve olayın üstüne ancak acı bir intikam şeklinde yorumlayabileceğimiz bir resim yaptı.

1958 yılında büyük boyutlu tarih resimleri çizmeye başladı ve her yıl yaz aylarında muazzam bir resim yaptı. Bunlardan en ünlüsü “Amerika’nın Kristof Kolomb Tarafından Keşfi”dir. Yine bu yıllarda geri kalan hayatı boyunca savunduğu “Yansıtma ve Derinleşme Üzerine Paranoyak – eleştiri” metodunu geliştirdi. Bu metodu Dali, “mantıksız bilgi” ya da “yorumun hezeyanı” şeklinde açıklıyordu. Başka bir deyişle, sanatçının onu sarmalayan dünyayı daha yeni ve benzersiz yollardan algılaması, bir surette birden fazla şey görmesiydi. 1964’te “Bir Dahinin Günlüğü” adlı kitabını çıkardı. Bu da bir otobiyografi şeklindedir. 1966’da New York Modern Sanatlar Müzesi ona bir retrospektif adadı, bu sergide sanatçının 370 eseri bulunuyordu. 1970’ten sonra sanatçı yaşamını doğduğu yerdeki yerel tiyatroyu bir sanat galerisine çevirmek için uğraştı ve bu müzeyi 1974te açtı. Burada ilk sürrealist eserlerinden hayatının son yıllarında yaptığı eserlere uzanan bir sergi açtı.

1976’da “Dali’nin Korkunç İtirafları” İngilizce olarak yayımlandı. 1981’de ise birkaç koleksiyonu Japon yatırımcılara yaklaşık 4milyon dolara satıldı. 1982’de Florida’da Salvador Dali Müzesi açıldı ve aynı yıl eşi Gala hayatını kaybetti. Bu gidiş Dali için bir tür son oldu. Kendisini Gala’nın hayatının son yıllarını geçirdiği Pubel Şatosu’na kapattı. Onun ölümünden sonra neredeyse hiç resim yapmadı. Son olarak 1983’te Kırlangıcın Kuyruğu adlı resmini tamamladı. Fakat resim yapmamasının tek nedeni Gala’nın ölümü değildi. Dali yanlış bir tedavi uygulamasından dolayı son üç yıldır ellerini tam olarak kullanamıyordu. Parmakları son derece güçsüzleşmiş ve titrer bir hal almıştı. 1984’te şatodaki odasında nedeni belirsiz büyük bir yangın çıkar ve Dali ciddi derecede yanıklar alır. Hastaneye getirildiğinde yemek yiyemez hale gelir, yoğun tedaviye rağmen durumu ağırlaşır. Daha sonra İspanya’da kendi müzesinin kulesinde yaşamaya başlar ve 23ocak 1989’da kalp yetmezliğinden hayatını kaybeder.

Persistence of Memory


Portrait of A. Lincoln


Face of Mae West


Soft Self Portrait with Fried Bacon

Sleep

Fotoğraf Çalışması: Dali Atomicus

Pazar, Eylül 26

Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için...


Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için... O yüzden diyorum, hissettiğimizde peşinden gitmemiz gerekir.. Hayatta bazı tesadüfler aslında tesadüf değildir.. “Ne güzel bir tesadüftü” diye gülümseyerek hatırladığımız anıların, aslında tekrar düşününce ve başka bir pencereden görünce, tesadüfümüz değil kaderimiz olduğunu anlarız.. Tanrı, gerçekten hepimize belli dönemlerde bir şans verir, gerek mutluluk için, gerek başarı için.. Ama o şansı farkedip yakalamak, işte o tesadüf ve kaderi ayırt edebilmekte gizlidir, özellikle de söz konusu mutluluksa eğer.. Belki öylesine önemli ve güçlüdür ki kaderindeki kişi, sana o şans iki kez verilir. Belki birincisinde birinin geç kalmışlığı herşeyi değiştirir; değiştirmese bile erteler, belki çok uzun bir süre. Belki tam 10 yıl, evet benim için tam 10 yıl..

İşte o geç kalmışlık, ikinci şansa kalır bu kez. O zaman geldiğinde ise, ki çoğu zaman bir tesadüfle gelir, ıskalanmamalı şans. Zira üçüncüsü için vaktin olmayabilir, ya da üçüncü şans hiç olmayabilir. Peşinden gidilmeli tesadüfün. Kadere kendi el yazınla yazmalısın onu. Ki bu kez bilesin, bu kez “denemedim” demeyesin.

Şimdi ben biliyorum tesadüfümün tesadüf olmadığını; nedense, nasılsa hissediyorum, ve peşinden gitmek istiyorum. Belki yanlış, belki doğru.. Ama peşinden gitmek istiyorum. Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için..

.........









.....




Hayat garip geliyor bana.. Olmuşları, olmamışlarıyla hayat değişik.. Dilinden anlamak güç, hem de çok güç. Ama çözdüğüm zaman o dili, ben de hayatça konuşmaya başladığımda sanırım, çözülecek herşey; o zaman herşey değişecek ve büyüyecek ve hep büyümeye devam edecek durdurulamadan.. Çünkü benim en iyi yaptığım şey, odur. Birinin dilini çözdüğümde, hiç durmadan, durdurulamadan ilerlerim kalbine, beynine.. İşte hayatla da öyle olacak.. İneceğim en derinine.. O yüzden şimdi ilk harfini sökmüşken, peşinden gideceğim tesadüfümün; şimdi doğru ya da yanlış yok; hayat bir metin, ve ben ilk harfini söktüm alfabesinin, içinde ne yazarsa yazsın, birşey öğretecek bana o metin. Peşinden gideceğim tesadüfümün.. Hangimize sonsuz fırsatlar sunuluyor ki mutluluk için.. ?


Perşembe, Eylül 16

Hayat Veren Ölüdeniz!



Tatil planlarımı Roma-Paris-Barcelona üzerine yapıp tüm bilet ve otel rezervasyonlarımı yaptıktan sonra uçuştan bir gün önce İtalyan Konsolosluğu'ndan gelen sebep veremediğimiz vize reddi ile ciddi bir motivasyon düşüklüğü ve mutsuzluk içine girdim. Yıllık iznimi almıştım ve acilen yeni bir tatil planı yapmam gerekiyordu. Aklıma Çeşme- Bodrum- Antalya - Ürgüp'ten başka seçenek gelmiyordu. Hepsini de gezmiş görmüştüm ve canım yeni yerler keşfetmek istiyordu.. Bunun üzerine Ege'de sakin az keşfedilmiş bir köy bulup oraya gitmeye karar verdim. Yine de önce google'a "Türkiye Tatil Beldeleri" yazıp arattım ve ta-taamm! Kocaman ÖLÜDENİZ yazıyordu önümde, Türkiye'nin en muhteşem sahilinin aklıma gelmemesi için moron olmam gerek sanırım. Neyse başladım otel aramaya. Nitekim Ölüdeniz'deki otel/pansiyon/apart sayısı Çeşme ve Bodrum'a oranla oldukça düşüktü ve fiyatlar da o oranda yüksekti. Aramaya devam ettim, sonunda Ölüdeniz için açıp yazmaya başladığım Word dokümanımda toplamda 2 adet otel ismi oluştu kriterlerime uyan. Padişah torunu olduğum için (!) bu tatil beldesinin de bana iltimas geçmesini ve hem merkeze, hem o resimlerde gördüğümüz muhteşem plaja yakın ve düşük fiyatlı bir otel tayin etmesini bekledim. Anlaşılan Ölüdeniz de bu blöfümü gördü ve bana tammm da aradığım gibi bir otel sundu: CCS Otel. Açılımı ne diye sorarsanız, HİÇBİR FİKRİM YOK. Zaten kimin umrunda! Hemen bir oda rezerve ettirdim, ve yaklaşık 3 saat sonra kalkacak otobüse uçarcasına Mecidiyeköy Kamil Koç şubesine giderekten bilet aldım. Sonra yine uçarcasına eve dönüp benimle gezip her yeri benimle görmüş en yakın arkadaşım beyaz sırt çantamı ve ufak el valizimi hazırladım. 4 bikini, 4 şort, 4 etek, 7 t-shirt, 3 elbise, havlu ve havlu, makyaj malzemelerim, Pucca'nın kitabı, laptopım, Boğaziçi sweat'im ve ben yola çıkmaya hazırdık (aceleyle olunca biraz saçmalayabiliyor insan-normalde asssla bu kadar şey almam yanıma). Daha o gün eve yerleşmiş olan Alman asıllı Hollandalı ev arkadaşımı ardımda üzülerek bırakarak uçarcasına yeniden mecidiyeköye gittim. Servise ucu ucuna yetiştim. Otobüsü beklerken ve yolculuk esnasınca içimde inanılmaz bir hüzün vardı. Biraz sümük çekip 2 gözyaşsız ühühü koyverdikten sonra Galatasaray yastığımda horul horul uyumaya başladım. Fethiye otogarında indim Ölüdeniz dolmuşuna bindim ve otelin adını söylememle şoförün orayı bilip beni kapısında bırakması bir oldu. Ege insanları! Beni sıcakkanlılıklarıyla herrr zaman etkilemişlerdir, nitekim bu sefer de öyle oldu. Otelin kapısından girdim ve sanki herkes beni bekliyordu! "Lan sen harbiden padişah torunusun kızım" deyip selam çektim herkese. "Ooo geldiniz mi" "aman da misafirimiz bu hanım kızımız mıymış" "aç mısınız evladım"lardan sonra ağzımın iki ucu ensemde birleşir vaziyette en üst katta hazırlanmış odama geldim. Sanki yolculuk boyunca moron moron oturan içi cız eden kız ben değilmişim gibi ağzımdan ilk çıkan cümle "abi ben burda ömrüm boyunca yaşarım" oldu. Böyle bir güzellik yok! Önü şıngır şıngır kapı boncuklarıyla kapatılmış şirin mi şirin bir mutfak, tertemizz deniz köpüğü gibi bemmmbeyaz nevresimler ve havlular, ve en önemlisi gardolapta en az 35 tane askı! Salak oldugum için bir oteli hep önce buna bakarak değerlendiririm, eğer gardolapta 3-4 askıyı zor buluyorsan demek ki insanlar burda maksimum 3-5 gün kalıyor, ama eğer büssssürrüüü askı varsa demek ki turnayı tam gözünden vurdun kızım!! Ben askıları kucaklayıp dansederken bir yandan da aşağıdaki kamelyada "Nimoş Teyze" (herkes böyle seslenirmiş eşi Nevzat Amca söyledi) bana bir Ege kahvaltısı hazırlamakla meşguldü. Herşeyimi kullanmayacağım 2. yatağa yığıp bir güzel askıladıktan sonra farkettim odadaki 3. kapıyı. O kapı ki beni benden aldı, o kapı ki Alice bile harikalar diyarında böylesini keşfetmemişti, o kapı ki işte beni tam da bu noktaya daha ilk günümden kilitleyip blog yazmaya zorladı. Balkonum!
Sanırım o an karar verdim, işte emekliliğimde yerleşeceğim o Ege kasabası buydu. Hayalini kurduğum amerikan camlı ve 5x3 m havuza sahip bahçeli ev tam da buralarda bir yerdeydi (evet ne var herkes o havuzu hayal eder de kimse söylemez alçakgönüllü görünmek için). Açıkçası Bodrum'daki mavi pencereli çatısız evler beni hayatımın hiçbir evresinde etkilememiştir. Egenin tüm sahil kentlerinde de o evlerden olabildiğince çok yapmak gibi bir niyet var sanki insanlarda.. Nese işe bak ki burdaki evlerin hepsinin çatısı var! :D Yok kızım burası kesin orası ya, incir çekirdeği kadar şüphem yok! Bir de burdaki tüm evlerin bahçesinde o şirin "gnomo"lardan var. Onlardan da alıp şimdiden bir kenara koyasım var. Delirmek bu olsa gerek! Ya yok valla ben her tatil başında böyle olmam. Gümbet'e yerleşeyim diye hiç düşünmedim mesela, ya da Marmaris'e. Yine de emeklilik kasabama en yakın seçenek Çeşme olmuştu bugüne kadar. Fakat şimdi içimdeki Bengü Çeşme'ye "kocaman kocamannn öpüyorum" diye sesleniyor!
Nitekim, balkonum azucuk biraz rüzgarlı olup beni tiftiklenmiş piliçe çevirse de sağ gözümün ucuna ilişip ilişip duran bahçedeki yaramaz hamağa atlamam işten bile değil! Hamağın asılı olduğu ağaçların tabi ki de zeytin ağacı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Otelim gerçekten çok şirin. Sanırım her odada hiç de küçük sayılmayacak bir balkon da var üstelik. Ama benimki en güzeli! Çünkü ben padişah torunuyum! Bugün plajda yer bulamayacağımı var sayarak giyinip merkezde alışveriş yapmayı planlıyorum. Zira alışveriş hep son güne bırakılır da o son gün de yapacaklar asla bitmediğinden kimseye bir hediye alınmadan geri dönülür ve utanılır. Eğer akşamları 70lerindeki geveze ingiliz çiftle muhabbet koyulaşmazsa yazmaya devam edeceğim :)
Ama şimdi ciao bella!

Pazartesi, Ağustos 30

Runaway Bride (1999)


Tough seems like a classical Holywood romantic comedy starring Julia Roberts and Richard Gere, the movie "Runaway Bride" , for me , holds quite a more to give. It is not merely about a woman of unsuccessful 3 "almost marriages" helplessly striving to find "the one" although it is, but in fact it is the story of an aware adult suffering from instrinsic anxiety of extrinsic pressure of repeated mistakes.


Movie shows that Maggie Carpenter (J. Roberts) is quite more than an undecided flirtatious woman -as seen and unceasedly teased by family and friends-, she is actually leading a life with many commonalities with the life of an ordinary person in pursuit of happiness, quite ready to give herself to it the very first moment she believes to see it in disguise except that the disguise never unhails and happens to be the shadow of what is unreal for her. The only problem is that she does not get to realize it until after it is very late for some. How we, as audience, get to understand that it is yet another mistake is the way she realizes. The proof of the mistake is the absence of eye-contact with the lover, which is undoubtedly the primary component of love that many times brings the first sparkle of love.


Ike Graham (R. Gere), on the other hand, makes the most necessary mistake to write a fact column on the paper without actually finding out if it is the truth or not, and very similar to Mag, he realizes this quite late, he even gets to lose his job. That is what makes him pursuit the truth, eventually it turns out to be the pursuit of happiness for him, too.

What I personally received from the movie was that it does not matter how many times we make the same mistake, and it does not count much what the people say and force you to do; if somehow you feel something is not right, you should find the power in yourself to refrain from it even if it is very late, or it is going to be just another mistake. And the other thing is that "the one" is never the one who you drive crazy, but it is the one that actually drives you crazy and pulls you in and around infatuation.

Cuma, Haziran 8

Aşkın girizgahındaki keyifli oyunları atlamadan yaşamak merakı

azicik kararsizlik, azicik yorgunluk, zayiflik ve/ya mutsuzluk aninda insani elegeciriveren bilerek beslenmemis bir ofke, daha once tanisilmamis bir kiskanclik, akla hayale gelmez bir tutku, gecmisin perde arkasindan sizmis bir korku, umitsizlik eder...